Türkiye Ekonomisi

Posted: Mart 4, 2013 in Finans, İktisat

TÜRKİYE’NİN İKTİSADİ GELİŞİMİNİN KISA BİR ANALİZİ

Bu incelemeyle, öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki ekonomik göstergeler incelenecektir. Daha sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin iktisadi gelişim süreci genel hatlarıyla belirlenmeye çalışılacaktır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin incelenmesi, devr alınan iktisadi yapıyla Cumhuriyet’in özellikle ilk yıllarındaki iktisadi performansın başarısını değerlendirmeye ışık tutacaktır.

1.    OSMANLI DÖNEMİ

Osmanlı imparatorluğu’nun sosyo-ekonomik yapısıyla ilgili çok fazla veri elimizde bulunmamaktadır. Bunun başlıca nedeni, bu döneme ait devlet arşivlerinin tasnif edilmiş ve araştırmacılara açılamamış olmasıdır. Buna rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlere ilişkin özellikle Vedat Eldem’in araştırmaları başta olmak üzere bazı araştırmalara rastlanmaktadır.

Vedat Eldem’in değerlendirmelerine göre, 20. yüzyılın başlarında Batı Avrupa’da kişi başına ortalama gelir 170 $ iken, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 44 $ idi. Bu miktar, İstanbul’da 66 $ a çıkarken, Irak’ta 35 $ a kadar düşüyordu. Görüldüğü gibi, günümüz Türkiye’sinde yaşanan bölgesel dengesizlik göstergeleri Osmanlı döneminde de yaşanmaktadır. Genel olarak gözlenen bu yapıyı aşağıdaki gibi sektörel bazda ele almakta yarar vardır.

1.1. TARIM

Osmanlı Devleti 19. yüzyılda Batı’da meydana gelen sanayi devriminin dışında kalmış ve bu sebeple ekonomisi tarıma dayalı bir özellik taşımıştır. Tarımsal üretim, devletin son döneminde milli gelirin %65’ini oluşturmaktaydı. 1. Dünya Savaşı öncesinde tarımsal üretimin ortalama %80’i bitkisel, %20’si ise hayvansal üretim olup, tahıl bitkisel üretimde %75’lik bir paya sahipti. Diğer bir ifadeyle, Osmanlı dönemindeki tarımsal üretimin büyük bir bölümü tahıl üretimine aittir. Oysa sanayileşmeyle birlikte, sanayiye yönelik tarımsal üretimin artması gerekir. Örneğin, koza, tütün, fındık, çay, pamuk ve şeker pancarı gibi ürünler tarımsal sanayiyi desteklerler.

İlginç olan devletin son yıllarına doğru sanayiye yönelik tarımsal üretim Düyun-u Umumiye idaresi tarafından teşvik edilmiştir. Bilindiği gibi, Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı Devleti’nin Batı’dan almış olduğu borçların zamanla aşırı derecede çoğalması ve borç ödemede karşılaşılan güçlüklerin sonucu olarak yedi batılı ülke arasında oluşturulan ve meşhur Muharrem Kararnamesi ile 1881 yılında hukuken meydana getirilmiş bir oluşumdur. Kısaca bu birliktelik, Osmanlı Devleti’nin çıkarı için değil, kendi alacaklarını garanti altına almak için sanayiye yönelik tarımsal üretimi desteklemiştir. Yine Omsalı Devleti’nin son dönemlerinde toplam nüfusun %80’i tarım kesiminde çalışmaktadır.

1838 Ticaret Antlaşması sonrasında başta İngiliz malları olmak üzere her türlü tarımsal ürün kentlerde yerli ürünlerin yerini almış ve o dönemde hükümet tarım kesimini veya çiftçiyi koruyacak önlemler de alamamıştır.

1.2. SANAYİ

Aslında Batı’da sanayi devrimi başlamadan önce 15–18. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biriydi. Lonca örgütlenmesi ile çinicilik, dokumacılık, gemi yapımı alanlarında oldukça ileri bir durumdaydı. İngiltere’de 18. yüzyıl ortalarında buharın makineye uygulanması sonucunda başlayan sanayi devriminden Osmanlılar gerektiği şekilde haberdar olamamışlardır. Böylece, sanayileşme sürecinin ülkeye girmesi engellenmiştir. Ekonomide makine gücüne dayanan bir sanayi kurulamamış, geleneksel sisteme dayalı yerli sanayi de hızla gerilemiştir.

II. Meşrutiyet’e (1908) kadar da ekonomik gelişme için sanayileşmenin gerekli olduğuna inanan iktisatçı ve devlet adamı da yoktur. Buna rağmen, devletin ve ordunun temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere bazı küçük ölçekli sanayi tesisleri kurulmuştur. Örneğin 1810 yılında devlet sermayesi ile Beykoz Tesisleri (askeri kundura, çizme, palaska, fişeklik imalatı), 1835’de Feshane Tesisleri (çuha, fes, battaniye üretimi) gibi. Diğer taraftan 1845’te Hereke Fabrikası, 1850’de de pamuklu dokuma ürünleri imal etmek üzere İstanbul Bakırköy Bez Fabrikası faaliyete geçirilmiştir. Son olarak da 1892’de Yıldız Çini Fabrikası kurulmuştur. Bu büyük tesisler cumhuriyetten sonra da faaliyetlerine devam etmişlerdir.

II. Meşrutiyet’in 1908’de ilan edilmesiyle, sanayileşme olmadan ülkenin kalkınamayacağını ileri süren fikir ve devlet adamlarının sayısı artmaya başlamıştır. Bu ortamda, Aralık 1913 tarihinde iktidardaki İttihat ve Terakki Hükümeti sanayileşmeyi teşvik etmek amacıyla Teşvik-i Sanayi Kanunu Muvakkatini /Geçici Sanayi Yasasını) yürürlüğe koymuştur. 1914 yılında yasanın tüzüğü, 1917’de ise yönetmeliği çıkarılarak kapsamlı bir mevzuat hazırlanmış, fakat araya giren I. Dünya Savaşı dolayısıyla bu düzenlemelerden yeterince yararlanılamamıştır. Bu mevzuat daha sonra 1927 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde yeniden düzenlenerek yürürlüğe konulmuştur.

1915 sanayi sayımına göre Osmanlı Sanayinde Türkler, sermayedar ve işçi olarak %15 oranında yer tutarken, Rumlar sırasıyla %50 ve %60, Ermeniler %20 ve %18, geriye kalanda Yahudilerden oluşmaktaydı.

Enerji daha çok kol gücüne dayanıyordu. Osmanlı Devleti’nde ilk enerji üretim birimi, 1902’de Adana’da kurulmuş ve 1913 yılında İstanbul’da da bir benzeri faaliyete geçmiştir.

1913–1915 sanayi sayımları sonuçlarına göre, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan Osmanlı devleti arazisinde kurulmuş sanayi tesisleri şunlardır:

Fabrikalar: 2 makarna, 1 bira, 6 konserve, 7 yünlü dokuma, 2 pamuk iplik ve dokuma, 1 iplik dokuma, 5 çeşitli dokuma, 8 sigara kâğıdı, 5 madeni eşya, 1 kimyasal ürün fabrikası.

İmalathaneler: 1 buz, 3 kireç, 3 tuğla, 7 kutu, 2 yağ, 2 sabun ve 2 porselen imalat hanesi.

Diğerleri: 20 un değirmeni, 11 dabakhane, 7 marangoz ve doğramam atölyesi, 30 ham ipek atölyesi, 35 matbaa.

  1. 2.    CUMHURİYET DÖNEMİ

Cumhuriyet döneminin iktisadi y6apısı, Osmanlı’dan devralınan miras üzerinde cereyan etmiştir. Bu nedenle, Devralınan mirasın yapısını düşünerek Cumhuriyet dönemini değerlendirmek gerekmektedir.

2.1. ULUSAL EKONOMİYE GEÇİŞ DÖNEMİ (1923–1930)

Gazi Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu dünyaya ilan ettiği zaman ülkenin ne derecede yoksul olduğunu bütün dünya biliyordu. Gerçekten, Balkan Savaşı, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nı yaşayan Anadolu halkı varını yoğunu, eşini evladını, her şeyini kaybetmiş durumdaydı. Bu yoksul Anadolu insanı ile Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Büyük Kurtarıcı, Lozan Antlaşması ile elde edilen siyasi bağımsızlığın kaybedilmemesi için ekonomik bağımsızlığın da sağlanmasını kaçınılmaz sayıyordu. Nitekim Büyük Zaferi’ni kazanılmasından kısa bir süre sonra ve daha cumhuriyet ilan edilmeden önce 17 Şubat 1923’de İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal Atatürk şöyle diyordu:

Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, İktisadi zaferlerle taçlandırılmazsa, meydana gelen zaferler kalıcı olamaz, az zamanda söner. Bu sebeple en kuvvetli, en parlak zaferlerimizin dahi temin edebileceği faydalı sonuçları temin etmek için iktisadiyatımızın, iktisadi egemenliğimizin sağlanması, kuvvetlendirilmesi zorunludur… Yeni Türkiye’mizi layık olduğu mertebeye çıkarmak için vakit geçirmeden iktisadiyatımıza önem vermek zorundayız.”

Yine aynı kongrede geçmiş dönemde Osmanlı Devleti’nin Batı’ya bağımlılık ilişkisini Atatürk aşağıdaki belirtilen şekilde ifade etmektedir:

Bir devlet ki tebaasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için resim muamelesi vs. tanzimi hakkından men edilir, bir devlet ki ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını tatbikten mahrumdur, o devlete müstakil denemez… Osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinde başka bir şey değildi.”

Atatürk’ün ve hükümetin yakın ilgi ve desteğini gören İzmir İktisat Kongresi’nde ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar çerçevesinde alınan kararları aşağıdaki biçimde özetlemek mümkündür:

  • Çalışma özgürlüğü esas kabul edilecek,
  • Tekelleşmeye izin verilmeyecek,
  • Reji (tütün tekeli) kaldırılacak, tütün ekimi ve ticareti serbest bırakılacak,
  • Aşar vergisi kaldırılacak,
  • Ekonomik gelişmeye katkısı olmak koşuluyla yabancı sermayeye karşı çıkılmayacak,
  • İhracat, hayvancılık, ormancılık, madencilik ve genellikle yerli üretim teşvik edilecek.

Ağustos 1923’de yürürlüğe giren Lozan Antlaşması ile dünyaya bağımsız bir Türk devletinin varlığını kabul ettiren Atatürk ve arkadaşlarını, içerde büyük ve çözümü pahalı ekonomik sorunlar beklemekteydi.

Lozan Antlaşması’na göre Anadolu’dan 1 milyon, Doğu Trakya’dan 190 bin, İstanbul’dan 70 bin Rum asıllı Osmanlı vatandaşı Yunanistan’a gönderilirken, bu ülkeden 400 bin Türk asıllı Yunan vatandaşı Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakıldılar. Gidenlerin büyük çoğunluğunu tüccar, sanayici, sanatkâr, serbest meslek sahibi olan nitelikli kişiler ve aileler oluştururken, gelenlerin hemen hemen tamamına yakını tarımsal kökenli kişi ve ailelerdi. Bu önemli nüfus mübadelelerinin genç Türkiye Cumhuriyeti ekonomisini büyüme ve sanayileşme yönünde olumsuz etkilediği şüphesizdir.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti halkının %80’den fazlası tarımla uğraşıyordu ve üstelik tarımda ilkel bir teknoloji kullanılmaktaydı.

Böyle bir ortamda doğal olarak, izlenen temel ekonomi politikası, ilke olarak özel girişim eliyle sanayileşmek olmuştur. Bunun en tipik örneği 5 Nisan 1925′ de çıkarılan 601 Sayılı Yasa ile Şeker Sanayine[1] yatırım yapacak özel girişimcilere önemli ayrıcalıklar sağlanmıştır. Örneğin pancar üretimi yapılan arazinin 10 yıl süreyle arazi vergisinden muaf tutulması, çalışan personelden 10 yıl süreyle kazanç vergisi alınmaması gibi.

Hükümet, 1927 yılında eski 1913 tarihli yasayı yeniden gözden geçirip, genişleterek, 15 yıl için Teşvik-i Sanayi Kanunu’nu yeniden yürürlüğe koymuştur. 1913 yasası, Osmanlı Devleti’nde sanayi sektörünü o günkü koşullarda önemli ölçüde teşvik etmiştir. Nitekim 1913’te 239 kuruluş bu yasadan yararlanırken 1923’te rakam 342 olmuş 1927’de ise 470’e yükselmiştir. Daha sonraki yıllarda ise daha da artarak, 1930’da sayı1857’ye kadar yükselmiştir.

Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun 15 yıl boyunca imalat ve madencilik sanayi kuruluşlarına getirdiği temel kolaylıklardan bazıları şunlardır:

  • Belediye sınırları dışındaki hazine arazisinden 10 hektara kadar (şeker fabrikalarına 50 hektara kadar) büyüklükte arsalar bedava olarak, Belediye sınırları içindeki hazine arsa ve binaları ise bedelleri 10 yılda ödenmek üzere Bakanlar Kurulu Kararı ile özel şirketlere verilebilecektir.
  • Ticaret Bakanlığı’nın teklifi ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile yasadan yararlanan şirketlere 1 yıllık imalat değerlerinin %10’u kadar prim ödenebilmektir.
  • Belli şartlarda, Bakanlar Kurulu Kararı ile sanayi şirketlerine (şeker şirketinde olduğu gibi) 25 yıla kadar süreler ve en çok 8 illik bölgeler için üretim tekeli ayrıcalıkları verilebilecektir.

Ancak, 15 yıl yürürlükte kalmak üzere çıkarılan yasanın özel sanayi işletmelerine tanıdığı en önemli teşviklerin 5 yıl sonra kaldırılması, yasanın etkin bir şekilde uygulanmasını engellemiştir.

17 Şubat 1925 tarihinde tarihinde tarımda Aşar Vergisi’nin[2] 1. İktisat Kongresi’nin önerileri doğrultusunda kaldırılmasıyla devlet önemli bir gelir kaybına uğramıştır. Çünkü 1924 yılındaki devlet gelirlerinin %25 ini aşar vergisi sağlıyordu. Ancak, daha sonra yeni tekellerin oluşturulmasıyla devletin elinde önemli miktarda sermaye toplanmış ve bu kaynaklar, 1933’ den sonra kamu tarafında sınaî yatırımların finansmanında kullanılmıştır.

Kısacası cumhuriyetin ilk 10 yılındaki temel uygulamayı şöyle özetleyebiliriz:

–                   Cumhuriyetin ilk 10 yılında hükümet sanayi sektörüne öncelik veren bir kalkınma stratejisini benimsemesine rağmen, tarım sektörünü de ihmal etmemiş ve bu sektörü desteklemeye devam etmiştir. Çünkü sanayinin gelişmesi için gerekli sermaye, döviz ve işgücünü sağlayacak tek sektör tarım idi. Sanayi ancak tarım sektöründe yaşayan ve o zamanlar nüfusun %80 ‘ini oluşturan çiftçilerin satınalma güçlerinin yükseltilmesiyle gelişebilirdi. Hükümetin temel hedefi, sanayileşmeyi gerçekleştirmek olmasına rağmen, tarım sektörü desteklenmeden bu hedefe ulaşmak mümkün değildi.

–                   Sanayileşme, ilke olarak özel girişim eliyle serbest piyasa şartlarında gerçekleştirilecekti. Bu amaçla, Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılarak özel sektörün bu alana yatırım yapması teşvik edilmiştir. Fakat o dönemde ülkede gerekli sermaye, girişimci ve altyapı yoktu. Bunu bilen devlet, özel girişimin yetersiz kaldığı ve karlı bulmadığı alanlarda kısıtlı imkânlarıyla yatırım yapmış ve yetersiz kamu kaynaklarının önemli bir kısmı demiryolu yapımına ve yabancıların ellerindeki demiryollarının satın alınmasında kullanılmıştır. Yerli sanayi ülke ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalması ve izlenen teşvik politikalarına rağmen istenilen başarıya ulaşılamaması sonucunda izlenen temel politikalar, 1930’lu yılların ortalarından sonra değiştirilmiş ve “ithal ikameci” ve “korumacı” politikalara ağırlık verilmeye başlanılmıştır. 1928 yılında Tarım ve Ticaret Bakanlıklarının birleştirilmesiyle İktisat vekâleti kurulmuştur. Bu bakanlık, özellikle 1929 sonrasındaki sonrasındaki politika değişikliklerinde ve 1930’lardaki devletçi uygulamalarda artan bir önem kazanmıştır.

–       1923-1930 döneminde ülkedeki sermaye birikimi eksikliği yetişmiş işgücü ve müteşebbis kıtlığı ve devlet yönetimindekilerin nasıl bir ekonomi yönetimine sahip olunması gerektiği hakkındaki yetersizliklerini Fatih Rıfkı Atay, Çankaya isimli eserinde şöyle anlatmaktadır:

Bilmiyorduk, bir bilen öğreten de yoktu. Mekteplerde okudukları ya da okutturdukları 19. yüzyıl iktisat teorisi ile yeni devlete nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir yüzyıl beklemeliydik. Başbakan demiryollarını kendimizin yapacağından söz ettiğinde her yönden devlet demiryolu yapamaz, kitapta yeri yok… Sesi geliyordu.”

Bu anlatımdan da anlaşılacağı gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün devletçilik politikalarına yönelişinin ve bunun cumhuriyetin temel ilkelerinden birisi olarak kabul edişinin o günkü koşullarda ne kadar ileri görüşlü olduğunu da ortaya koymaktadır.

2.2.   İTHAL İKAMECİ VE KORUMACI DÖNEM: DEVLETÇİ SANAYİLEŞME YILLARI

1. Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’nın kaybettiği mal piyasalarını ele geçiren ABD, hızla artan ihracatına bağlı olarak üretim teknolojisi ve kapasitesini yenileme olanağı bulmuştu. Örneğin, 1929 yılında otomotiv sanayi, ABD’nin iki büyük firması General Motors ve Ford’un egemenliği altındaydı. Almanya ve Japonya ancak 1950’li yıllarda söz sahibi oldular. Savaş sonrası dünyanın en güçlü ekonomisine sahip olan ABD, aynı zamanda tek alacaklı ülke durumuna gelmişti. Döviz bütçesi her yıl artan oranda fazlalık verirken, ithalatta korumacı olmaya devam eden bu ülkeye borçlu olan ülkeler, ihracatlarını artıramıyorlardı. Borçlu ülkeler daha fazla üretmek ve ihracatlarını artırmak istiyorlardı. Fakat ABD’nin korumacı mevzuatını aşamıyorlardı. Böylece dünya üretimi artıyor, fakat dünya ticareti azalıyor biçiminde bir çelişki ortaya çıktı. Dünya ticareti hemen hemen yarıya kadar daraldı. İlk bunalıma düşen 1928 yılında Almanya oldu. 1929 yılında Büyük Bunalım’la başta ABD olmak üzere bir anda bütün kapitalist ülkeler çökerken, dış dünyaya büyük çapta kapalı Sovyet Rusya ekonomisi bu yangının dışında kaldı. Komünist düşünürler, büyük sevinçle “işte kapitalizmin sonu geldi.”  diye yazıp çizmeye başladılar. O tarihte Stalin ne pahasına olursa olsun sanayileşmeyi hedef alan 1928-1932 yıllarını kapsayan Birinci Beş Yıllık Planı yürütmeye çalışıyordu. 1937 yılına gelindiğinde ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük sanayi malı üreticisi oldu. Bu hızla büyüme, tarım sektörünün, dolayısıyla köylülerin yoksullaştırılmasıyla sağlanmıştı. İspanya’da 1936’dan itibaren Franco diktatörlüğü vardı. 1926 yılı Polonya’sında Mareşal Pildunski diktatörlüğünü ilan etti. Devletçilik ve beraberinde uygulanan ithal ikameci politikaların başarısı Türkiye’de “devletçilik” modelinin yürürlüğe konulmasına sebep olmuştur.

1929 Büyük Bunalımın yıkıcı etkileri, bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de “piyasa ekonomisi” ve özel girişimciliğe olan güveni sarsmıştı. Bu ortamda, her ülke kendi sosyo-ekonomik koşulları içinde çıkış yolları veya alternatif düzen arayışı içine girmişti.

Bu doğrultuda Atatürk ve İnönü’nün 1930’lu yıllarda devletçilik politikasını uygulamaları başlamıştır.

Devletçilik uygulamaları, ülkenin o günkü ihtiyaçlarından doğmuş ve hızla sanayileşebilmek için izlenmesi gereken zorunlu bir politika olmuştur. Bunun yanında, Devletçilik Politikasının uygulamaya konulmasında bazı dış etkilerde vardır. Bunlar: Dış Etkenler,

  • 1930’lu yıllarda merkezi planlı bir ekonomiye sahip olan Sovyetler Birliği’nin, Dünya Ekonomik Buhranını fazla hissetmemesi ve bu krizi Batılı ülkelerden daha rahat atlatması
  • ABD Başkanı F.D. Roosvelt’in 1933 yılında çıkardığı Tenessee Vadisi Örgütünün kurulmasına ilişkin yasa ile gelişmiş kapitalist ülkelerde ilk defa bölge planlaması uygulamasının başlatmış olması ve buna ilaveten A. Hitler’in ülkesinde dört yıllık bir planı yürürlüğe koyarak, işsizlikle mücadeleye başlaması.

Bütün bunlara rağmen, Türkiye’de uygulanmaya çalışılan devletçilik anlayışı merkezi planlı ekonomilerdeki gibi “DOKTRİNER” değil, aksine “PRAGMATİK” bir devletçilik anlayışı idi. Bu sebeple Türkiye’deki devletçilik ve planlı ekonomi uygulaması, hiçbir zaman kolektivist sisteme geçiş için bir aşama niteliği taşımamıştır.

“Pragmatik” bir anlayışla Türkiye’de uygulanan devletçilik anlayışının üç önemli özelliği şunlardır:

1-      Devletçilik, geçiş dönemine has bir ihtiyaçtan doğmuştur.

2-      Devletçilik Politikasının kapsamı, esas olarak sanayinin kurulmasına dayandığından, bu politika kısmen uygulanabilmiştir.

3-      Devletçilik, ekonominin bütün alanlarını (mali tekeller hariç) özel girişime açık tutmuştur.

Kısaca devletçilik kamunun piyasaya mal ve hizmet üretmek için işletmecilik yapmasıyla sınırlanmış, hiçbir zaman bir devlet müdahaleciliğine dönüşmemiştir.

Devletçi bir ekonomi politikasının izlendiği bu yıllarda devletçilik bir sanayileşme politikası aracı olarak uygulanmış ve kamu işletmeciliğinin boyutları hızlı bir şekilde genişlemiştir.

Türkiye’de uygulanan devletçilik politikasının en güzel tanımını B. Lewis şöyle yapmaktadır: “Özel girişimciliğin ve özel sermayenin işe yarar bir iş yapamayacak kadar zayıf olduğu bir ülkede, devletin ulusal kalkınma ve ulusal savunma temel amacıyla sınaî faaliyette bir öncü, bir yönetici olarak öne çıkması durumudur.”

            O dönemde hızlı bir ekonomik kalkınma ve sanayileşme için kamunun sanayi tesisleri kurup işletmesinin kaçınılmaz olduğu anlaşılınca, bir Sovyet uzmanlar grubuna, “sanayi programı” niteliğinde olan bir plan hazırlattırılmıştır. Bu planda dış finansman öngörülmemiş ve planı öz kaynaklara dayalı olarak yürütüleceği ilkesi benimsenmiştir. Dünya üzerindeki gelişme yolunda olan ülkelerde bu plan, “devlet öncülüğünde planlı sanayileşme” uygulamasın da ilk örneğini oluşturmuştur. Bütün eksikliklere rağmen, 1934–1938 yıllarını kapsayan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (BBYSP) yapımını öngördüğü 23 tesisten 4’ü dışında tamamı kurularak üretime geçirilmiştir.

BBYSP’nin temel stratejisi; un, şeker, pamuklu kumaş gibi “üç beyaz” ile kömür, demir ve akaryakıt gibi “üç siyah” tan oluşan temel ihtiyaç maddelerinin üretimine öncelik vererek bu alanlarda ithal ikamesi sağlamaktır.

Bu planın uygulandığı 1934–1938 yılları arasında milli gelir ortalama %6 oranında büyümüş ve sanayi kesiminin milli gelir içinde 1927’de %10 olan payı, 1938’de %16’ya çıkmıştır.

BBYSP’nin başarılı performansı 1936’da İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (İBYSP) hazırlanmasına sebep olmuş, ancak II. Dünya Savaşı nedeniyle bu plan uygulanamayıp yerine 5.4.1939 tarihinde “İktisadi Savunma Planı” konulmuştur. Çünkü ülkenin bir savaşa girmesi ihtimaline göre her türlü öncelikler yeniden düzenlenmek orunda idi.

Devletçilik politikalarının uygulandığı dönemlerde devletin ekonomik faaliyetleri çok artmış ve sanayileşmede hissedilir bir başarı elde edilmiştir. Bunda devletçilik ilkesini uygulamak için oluşturulan Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) büyük etkisi olmuştur. Nitekim 1932–1939 yılları arasında devletçilik uygulamaları çerçevesinde KİT’lerin sayısı 31’den 111’e çıkmıştır. Bu KİT’ler o dönemin temel ihtiyaç maddelerini üretip halkın kullanımına sunmuşlardır. Bu dönemde şeker, çimento, yünlü ve pamuklu dokuma, cam ve şişe ürünlerinde iç talebin yaklaşık %80’i yerli üretimle karşılanmaya başlanmıştır.

Devletçi ekonomi politikalarının yürürlükte olduğu ve II. Dünya Savaşını kapsayan yıllarda (1939–1945) hükümet savaşa girmemekle beraber sanayileşme programını büyük ölçüde durdurmuştur. Çünkü savaş savunma harcamalarını artırmıştır. Bunun yanında 900.000 kişi askere alınmış normal bütçe gelirleriyle harcamalar finanse edilemediği için Merkez Bankası kaynaklarına daha sık başvurulmuş fiyatlar bu sebeple 1945 yılında 1938’e göre %400 oranında artmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk döneminin en önemli faaliyetlerinden birisi de 1933 yılında kurulan ve adeta “Kalkınma Bankası” görevini üstlenen SÜMERBANK’ın kuruluşu olmuştur. 19 Nisan 1925 tarih ve 633 sayılı yasa ile Türkiye’nin ilk KİT’i olan “Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası” kurulmuş ve Osmanlı döneminden kalan dört kamu sınaî işletmesi bu bankaya devredilmiştir. Ancak, bu banka mali kaynak ve yönetim yetersizliği sebebiyle hayatiyetini devam ettirememiştir. Bunun üzerine bankanın sınaî işletmecilik görevleri yeni kurulan Devlet Sanayi Ofisine (1932), bankacılık faaliyetleri ise Türkiye Sanayi ve Kredi Bankasına devredilmiştir. Fakat bu kuruluşlar da kendilerinden bekleneni yerine getiremedikleri için ikisi birlikte 3.6.1933 tarih ve 2262 sayılı yasa ile Sümerbank’a devredilerek Sümerbank kurulmuştur.

Günümüz iktisat biliminde tanımlanan “Kalkınma Bankası” gibi kurulan ve örgütlenen Sümerbank, çağını aşan ve benzer koşullarda eşi olmayan bir banka modelidir. Zira gelişmekte olan veya geri kalmış ülkeler 1950’li yıllarda Dünya Bankası’nın isteği ve yardımıyla “Kalkınma Bankası” kurmuşlardır. Oysa Atatürk’ün öncülüğünde Sümerbank daha 1930’larda Türkiye ekonomisine büyük hizmetler vermiştir.

Özet olarak Atatürk dönemi Türkiye ekonomisinin durumunu daha iyi anlayabilmek için dış ticaret göstergeleri ve TL’nin değerini veren tablolara bakmak yeterli olacaktır. Bu tablolar aşağıdaki gibidir.

Tablo 1:Atatürk Döneminde Dış Ticaret (Milyon TL)

Yıllar

İthalat

İhracat

Fark

1923

145.0

85.0

-60.0

1924

194.0

159.0

-35.0

1925

242.0

192.0

-50.0

1926

235.0

187.0

-48.0

1927

211.0

158.0

-53.0

1928

224.0

174.0

-50.0

1929

256.0

155.0

-101.0

1930

148.0

152.0

+4.0

1931

126.6

127.2

+0.6

1932

86.6

101.0

+15.0

1933

75.0

96.0

+21.0

1934

87.0

92.0

+5.0

1935

89.0

96.0

+7.0

1936

93.0

118.0

+25.0

1937

114.0

138.0

+24.0

1938

150.0

145.0

-5.0

Kaynak: Erdinç Tokgöz; “Türkiye’nin İktisadi gelişme Tarihi (1914-1997), s.82

Tablodan izlenebileceği üzere, Devletçilik politikasının uygulanmaya başladığı 1930’dan itibaren 1938 yılı hariç, ithalat ile ihracat arasındaki fark hep pozitif olmuştur. Bu durum devletçilik politikasının başarıyla uygulandığını gösterir. Oysa 1930’dan önceki dönemde fark hep negatif olmuştur. Bu da Devletçilik uygulamalarına geçilmesinin ne kadar isabetli olduğunu gösterir.

Tablo 2: Lira’nın Sterlin ve Dolar Kuru

Yıllar

1$/TL

1 Sterlin/TL

1925

1.87

8.95

1926

1.93

9.35

1927

1.96

9.51

1928

1.97

9.57

1929

2.08

10.09

1930

2.12

10.32

1931

2.12

9.64

1932

2.11

7.41

1933

1.66

7.02

1934

1.26

6.37

1935

1.26

6.17

1936

1.26

6.25

1937

1.26

6.24

1938

1.26

6.16

1939

1.28

5.70

Kaynak: Tablo 1’deki Kaynak, s.86

Görüldüğü gibi, 1925 ile 1939 yılları arasında TL’nin dolar ve sterlin kurunda çok büyük bir dalgalanma olmamıştır.

Sonuç olarak, Cumhuriyetin kurulduğu 1923 ile II. Dünya Savaşı arasında çok güç şartlara rağmen önemli başarıların elde edildiği söylenebilir.

Atatürk ve arkadaşları 1923’te bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu dünyaya ilan ettiği zaman ülke ekonomisi yarı bağımlı durumda idi. İşgalci ülkelerin hükümetleri Atatürk’ün ekonomik sorunları çözemeyerek onlardan kredi yiyecek ve giyecek isteyecek durumda kalacağını hesaplamaktaydılar. Yabancı şirketler ve bankalar ülke ekonomisini bütünüyle kontrol edebiliyorlardı. Devlet iç ve dış çevrelere mali gücünün üstünde borçlanmış durumdaydı. I. Dünya Savaşı’ndan beri yaklaşık 10 yıldır savaş içinde bulunan ülke yanmış yıkılmış bir harabe görünümündeydi. Genç erkek nüfusun çok önemli bir bölümü ölmüştü. Yetişmiş tecrübeli yönetici memur ve işçi bulunmamaktaydı. Yeterli sayıda okuma yazma bileni, her ilçe ve köyde bulmak mümkün değildi. Ekonomi, bütünüyle doğanın cömertliğine terk edilmiş tarımsal faaliyetlerle ayakta duruyordu. Anadolu’da öztüketimi karşılayan köyler ve bazı ilçeler dışında ülke insanlarının beslenmesi, giydirilmesi ve çalışabilmesi için ne gerekliyse dış ülkelerden ithal ediliyordu. Devlet cılız yerli girişimleri korumak ve vergi gelirlerini artırmak amacıyla gümrük tarifelerini değiştirmek hakkına sahip değildi. Bütün bu olumsuz koşulların üstüne Büyük Dünya Bunalımı’nın dünya ticaretini çökerten, işsizliği yayan sonuçları eklenmiştir. Bu bunalım özellikle yeni toparlanmaya başlayan Türk tarımını durgunluğa itmiştir.

Başlıcalarını saydığımız bütün bu olumsuz koşullara rağmen Atatürk, birbiriyle tutarlı ve ülke gerçeklerine uygun ekonomik önlemlerini yürürlüğe koymuş ve büyük bir başarı sağlamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün titizlikle uyguladığı temel iktisat politikaları dört grupta toplanabilir:

1. Türk Lirası’nın değerini koruyan anti-enflasyonist para-kredi politikası

2. Gerçek kamu kaynaklarına dayanan “denk bütçe” politikası

3. Korumacı dış ekonomik ilişkiler politikası

4. ulusal kaynakların etkin kullanımını sağlayan “planlı kalkınma politikası”

Bu politikalar dönemin şartlarında başarıyla uygulanmış ve ülke sanayileşme yolunda önemli mesafeler kat etmiştir. Örneğin 15 yıllık bu dönemde GSMH ortalama olarak %68 oranında büyümüştür. Bunun gibi diğer alanlarda da başarı sağlanmıştır denilebilir.

2.3.   LİBERAL DÖNEME GEÇİŞ VE PLANLI KALKINMAYA KADAR OLAN DÖNEM

            II. dünya savaşı’nın bitmiş olduğu Mayıs 1945 günlerinde bütün dünya sevinç içinde çığlıklar atarken, Türkiye’de “siyasal güç” ile “ekonomik güç” arasındaki savaş yeni boyutlar kazanmıştı. Ekonomik olarak zor duruma düşen halk kesimlerinde özellikle çiftçiler için çıkarılmaya çalışılan “Çiftçiyi topraklandırma Kanunu”nun Mecliste görüşülmesi sırasında baş gösteren muhalefet, Adnan MENDDERES, Emin SAZAK, Cavit ORAL ve Fevzi L. KARAOSMANOĞLU gibi büyük toprak sahibi politikacıların CHP’ye karşı çıkmasına neden olmuştu. Ancak Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ anılan “Toprak Reformu” yasasını uygulayacak olan Tarım Bakanlığı’na Cavit ORAL’ı getirmişti. Adana’nın büyük toprak sahiplerinden biri olduğu bilinen bir politikacıyı bakan yaparak İsmet İNÖNÜ fiilen yasanın uygulanmasını durdurmuş oluyordu.

Daha sonraki dönemlerde de CHP’ye karşı muhalefet devam etmiş ve 1945’de A. Menderes, Refik Koraltan, Fırat Köprülü ve Celal Bayar gibi tanınmış politikacılar “dörtlü takrir” diye anılan bir önergeyle CHP üst yönetimini dolaylı olarak eleştirmişlerdir. Ülkedeki her türlü kıtlığın ve yoksulluğun nedenini “Devletçilik”e bağlayan bu dört politikacı hem yoksul halk kitlelerinden hem de “savaş zenginleri”nden gördükleri büyük desteği dikkate alarak Demokrat Parti’yi (DP) 7 Ocak 1946’da kurmuşlardır. Bu arada genel seçimler bir yıl öne alınarak 21 Temmuz 1946’da yapılmıştır. Seçimler sonunda 465 milletvekilliğinden 62’sini DP kazanmıştır. Böylece ülkede yasal olarak çok partili siyasal yaşam başlamış oluyordu. CHP’nin bu dönemlerdeki 27 yıllık döneminin son hükümetini Şemsettin Günaltay kurmuştur. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimler sonucunda toplam oyların %53’ünü alan DP, tek başına iktidar olmuş ve bu partinin 1946 yılından itibaren yürüttüğü ani-devletçi program, Adnan Menderes Hükümeti ile birlikte iktidara gelmiştir.

DP, devletin ekonomideki payının küçültülmesini ilke olarak benimsemesine rağmen tersine olarak bu dönemde TC Devlet Demir Yolları İşletmesi, PTT, Denizcilik Bankası TAŞ ve Devlet Malzeme Ofisi Kit haline dönüştürülmüş, EBK, Türkiye Demir Çelik İşletmeleri ile SEKA ve TC Turizm Bankası kurularak KİT kapsamı daha da genişletilmiştir.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında temelleri atılan sanayi temel tüketim mallarının ithal ikamesine dayanan bir yapıya sahip olup yerli tarımsal ve madensel hammaddeleri işlemeye yöneliktir. Sanayideki bu yapı 1946’dan planlı dönemin başlangıcı olan 1963’e kadar geçen dönemde büyük bir değişikliğe uğramamıştır. Sanayi sektörü 1958 yılına kadar iç talebin canlı olması sebebiyle hızla büyümüş özellikle 1952-1957 döneminde sektörün ortalama büyüme hızı %12,5 gibi rekor bir seviyeye ulaşmıştır. Yine sanayinin GSMH’deki payı 1947’de %15,2 den 1962 yılında %16,2’e (sabit fiyatlarla) yükselmiştir. 1953 yılında sanayi sektöründeki %19,2’lik büyümeye cumhuriyet tarihinde bir daha ulaşılamamıştır.

Türkiye ekonomisi 1960 yılına gelinceye kadar plansız ve dengesiz şekilde büyümüş 1950’lerin ikinci yarısından sonra tüm sektörlerin ve bu arada sanayi sektörünün de büyüme hızı yavaşlamıştır. Kısacası Türkiye dağınık bir “şantiye” görünümüne bürünmüştür. Böyle bir gelişme sonucunda 27 Mayıs 1960 ihtilalini getirmiştir. İhtilalden sonra ise ekonominin bir plana bağlanması fikri genel kabul görünce, Planlama bir kurum olarak 1961 Anayasasına girmiştir. 1961 yılında çıkarılan bir yasa ile Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuş ve kalkınma planlarını hazırlamak ve yürütmekle görevlendirilmiştir.

Bu kısmın sonunda DP dönemini kapsayan ihracat ve ithalat rakamlarının verilmesinde fayda vardır.

Tablo 3: 1950’li Yıllardaki İhracat İthalat Rakamları ile Farkları (Milyon Dolar)

Yıllar İthalat İhracat Fark
1950 285.6 263.4 -22.2
1951 402.0 314.0 -88.0
1952 556.0 363.0 -193.0
1953 532.5 396.0 -136.5
1954 478.3 335.0 -143.7
1955 497.6 313.3 -184.3
1956 407.3 305.0 -102.3
1957 397.1 345.2 -51.9
1958 315.0 247.2 -68.0
1959 470.0 354.0 -116.0
1960 468.1 321.0 -147.0

Kaynak: Erdinç Tokgöz; a.g.e. , s.126

Üstteki tabloya bakarak şu iki tespiti yapmak mümkündür:

1- İthalatın büyük oranda serbest olduğu ilk dört yılda ithalat artmış, döviz darboğazıyla serbesti sınırlanınca ithalat 1958 yılına dek sürekli azalmıştır. 4 Ağustos 1958 kararları ile sağlanan taze para, ithalatın 1959 yılında yeniden artmasına olanak vermiştir.

2- İhracatta ilk dört yılda Kore Savaşı’nın yarattığı ortamda ve tarımda büyük üretim artışı nedeniyle yükselme olmuş, bu iki olumlu faktör ortadan kalkınca ihracat azalmış ve dalgalanma içine girmiştir.

2.4.   PLANLI KALKINMA DÖNEMİ

            Kalkınma planlarını hazırlamakla görevlendirilen DPT, 1961 Anayasasıyla kurulduktan sonra 1962’den itibaren Türkiye’de planlı kalkınma dönemi başlamıştır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (BBYKP) 1962 yılına yetişmediğinden dolayı bu yıl için bir yıllık program hazırlanmış ve Birinci Plan 1963 yılında yürürlüğe konmuştur. Bu plan 15 yıllık uzun vadeli bir planın ilk uygulama dönemi olmuştur.

Türkiye’de tüm kalkınma planlarında sanayileşmeye öncelik verilmiş ve gelişmeyle özdeş sayılmıştır. Ancak, her plan sanayileşmeye farklı ağırlık vermiştir. Örneğin, BBYKP daha çok sosyal içerikli olduğu için kırsal kesimin kalkınması bu planda ağırlık taşımıştır. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planında ise ilk plana göre sanayileşme daha önemli bir amaç olmuştur.

Sanayileşmeyi teşvik eden politikalar sonucunda bu sektörün GSMH içindeki payı hızla artmıştır. BBYKP’nin ilk uygulama yılı olan 1963’de pay %17,1 iken pin dönemi sonunda oran %20,7 olmuştur.

Bu plan döneminde Türkiye’nin uzun süreli gelişmesinin daha çok sanayileşmeyle olacağı belirtilmiş fakat sanayinin gelişmesinin tarım sektöründeki gelişmeye bağlı olduğu da vurgulanmıştır. Böylece dengeli bir sektörel gelişme politikası benimsenmiştir.

Türkiye’de ilk iki kalkınma planında belirlenen büyüme hızı hedefi %7 dir. BBYKP döneminde (1963-1967) bu hedefe %98 oranında ulaşılmıştır(%6,6). İBYKP döneminde (1968-1972) Türkiye’de ilk defa büyüme hızı plan hedeflerini aşarak %7,2 olarak gerçekleşmiştir. Bu plan dönemi dışında amaçlanan büyüme hızlarına ulaşılamamıştır. ÜBYKP hedefi bir miktar artırılarak %7,4 olarak belirlenmiş fakat bu hedef ancak %88 oranında gerçekleşmiştir. 1978 geçiş yılında hedefin yarısı kadar büyüme sağlanmış 1979-1983 dönemini kapsayan DBYKP’nda hedef %8 olarak belirlenmiştir. Plan dönemleri içindeki en düşük büyüme hızı olan %2,1 bu dönemde sağlanmış ve plan hedefine ancak %26 oranında yaklaşılabilmiştir. Bu sonuçta, 1979-1980 ekonomik bunalımın ve 1980’de yürürlüğe konulan 24 Ocak Ekonomik istikrar Kararları’nın önemli etkisi olmuştur.

1984 geçiş dönemi sonunda uygulanmaya konulan BBYKP’nda hedef %6,5 gerçekleşme ise %5’tir. Böylece hedefe %77 oranında ulaşılmıştır. ABYKP’nin hedefi ilk iki planda olduğu gibi %7 olarak belirlenmiş ancak %3,5 olarak gerçekleşmiştir. Bu düşük oran DBYKP dışında Türkiye ekonomisinde planlı dönem içindeki en düşük ortalamadır. Şüphesiz bu olumsuz gelişmede 1994 yılında üç temel sektördeki küçülmenin rolü olmuştur. Planlı dönem boyunca hedeflenen ve gerçekleşen büyüme hızı hedefleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Tablo 4: Planlı Dönemde Büyüme Hızı Hedefleri ve Gerçekleşmeleri

(GSMH, piyasa fiyatlarıyla)

(GSMH)

Tarım

Sanayi

Hizmetler

P        G       G/P P.             G. P.               G. P.                 G.
BBYKP(63-67) 7.0     6.6      0.9 4.2          3.4 12.3           10.9 6.8               7.3
İBYKP (68-72) 7.0     7.2      1.0 4.1          3.7 12.0            8.7 6.3               7.9
ÜBYKP(73-77) 7.4     6.5      0.9 3.7          4.0 11.2            9.9 7.7               7.8
1978 6.1     2.9      0.5 4.1          2.4 8.3              3.8 6.1               3.6
DBYKP(79-83) 8.0     2.1      0.3 5.3          2.2 9.9              1.7 8.5               2.3
1984 5.0     5.6      1.1 3.5          4.0 7.6              8.9 4.8               5.2
BBYKP(86-89) 6.5     5.0      0.8 3.6          2.6 7.5              6.9 6.4               4.8
ABYKP(90-94) 7.0     3.5      0.5 4.1            – 7.5              6.3 6.4               6.8
1990 5.7     9.4      1.6 4.7          6.8 8.1             -8.6 6.7              10.3
1991 5.9     0.3      0.1 3.5         -0.9 5.9              2.7 5.5               0.6
1992 5.5     6.4      1.1 3.0          4.3 6.3              5.9 5.2               6.5
1993 5.0     8.1      1.5 3.0         -1.3 6.0              8.2 4.5              10.7
1994 4.4    -6.1     -1.4  –            -0.7  –               -5.7  –                -6.6
1995   –       8.1       –  –             2.6  –               12.1  –                  6.4
1996   –       4.5       – 3.0            – 4.8                – 4.5                  –

Açıklama: P planlanan G Gerçekleşen

Kaynak: Rıdvan Kartuk; “Türkiye Ekonomisi”, Beta yayınları, İstanbul 1996, s.54

Ortalama enflasyon oranları açısından değerlendirdiğimizde BBYKP döneminde ortalama enflasyon %5.2 İBYKP’de %10.2 ÜBYKP’de %18 DBYKP’de (toptan eşya fiyatlarıyla) %53 BBYKP’de %48.8 ve ABYKB’de ise %76.5 olmuştur. Türkiye’deki enflasyon oranının %100’ünün üstüne çıkması ilk defa 1980 yılında gerçekleşmiştir.(%107,2)

ABYKB döneminde ortalama %76,5 gibi yüksek bir enflasyon oranına 1994 yılındaki %150’lik Cumhuriyet tarihinin rekor enflasyon düzeyi sebep olmuştur. Kalkınma planlarının sonuncusu ve Türkiye’yi 2000 yılına taşıyacak olan VII. BYKP’nin temel hedef ve amaçlarını aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür.

2.4.1.      YEDİNCİ BEŞ YILLIK KALKINMA PLANININ HEDEF VE AMAÇLARI

            1996-2000 yıllarını kapsayan ve Türk toplumunu 21. yüzyıla taşıyacak olan VII. Beş yıllık Kalkınma Planı (YBYKP) dünyadaki hızlı yapısal değişimler ve bunların ortaya çıkardığı rekabet ve uluslar arası bağımlılık sürecinde Türkiye’nin çağı yakalamak için köklü yapısal değişim ve toplumsal dönüşümlere hazırlandığı bir ortamda uygulanacaktır. Küreselleşmenin avantajlarından en üst seviyede yararlanarak çağı yakalamak ve Türkiye’nin dünya ülkeleri arasında seçkin bir yer edinmesini sağlamak, YBYKP’nin temel hedefidir. Uluslar arası rekabete açık bir yapı içerisinde sanayileşmenin hızlandırılması kronik hale gelen enflasyonun düşürülmesi, cari işlemler dengesinde sağlıklı ve sürekli bir fazlaya ulaşılması kalkınmada özel sektörün yerinin artırılması ve kaynak tahsisinde yatırımlara öncelik verilmesi diğer temel hedefler olarak planda belirlenmiştir.

YBYKP döneminde GSMH’nin yılda ortalama %5,5 veya /.1 oranında büyümesi hedeflenmiştir. BU planın uygulanacağı 1996-2000 döneminin sonunda Türkiye’nin GSMH’nin 223,6-235,9 milyar dolar seviyesine çıkması hesaplanmaktadır. Böylece Türkiye’nin GSMH’nin toplam dünya GSMH’si içinde 1992 yılında %0.69 olan payının plan dönemi sonunda %*.75-0.79’a yükseleceği tahmin edilmektedir.

VII. Plan döneminde GSYİH yılda ortalama %5-%6,6 oranında büyüyeceği beklenmektedir. Aynı dönemde GSMH yılda ortalama %5,5-7,1 arasında artacaktır. Türkiye nüfusunun yılda %1,6 oranında gelişeceği tahmin edilmektedir. 1995 yılında 1994 fiyatlarıyla 65,5 milyon TL olan kişi başına GSMH’nin 2000 yılında 79,1-65 Milyon TL seviyesine ulaşması beklenmektedir.

Plan döneminde ana sektörler itibariyle yıllık ortalama katma değer artış hızının tarım sektöründe %2,9-3,7 sanayi sektöründe %6*7,7 ve hizmetler sektöründe ise %5,1-6,8 olacağı tahmin edilmektedir. Böylece plan dönemi sonunda tarım sektörünün GSMH içindeki payının %15 den %13’ler civarına inmesi, buna karşılık sanayi sektörünün payının %25,8’den %27’lere yükselmesi ve hizmetler sektörünün payının ise %59 civarında kalması beklenmektedir.

Planlı kalkınma dönemini genel hatlarıyla bu şekilde verdikten sonra Türkiye’de izlenen sanayileşme politikasındaki köklü değişikliğin yaşandığı 1980 sonrası dönemi önemli gelişmeleri verebiliriz.

2.5.   1980 SONRASI DÖNEM

            Türkiye Cumhuriyeti’nde 1980 yılına kadar geçen sürede(57 yıl) sanayileşme ithal ikameci politikalarla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu yolla Türk sanayi için öncelikle iç talebi karşılamak ve daha önce ithal edilen malları, ülke içinde üretip yurt içinde satmak temel amaç olmuştur. Bilindiği üzere bir ekonomide iki temel sanayileşme stratejisi vardır. Bunlar; ithal ikameci sanayileşme ve ihracata dönük sanayileşmedir.

İthal ikameci politikada pasif bir tutum söz konusudur. Yerli üretim yabancıların rekabetinden değişik dış ticaret araçları kullanarak korunmaya çalışılmaktadır. İhracata yönelik sanayileşme ise milli malların dış ülkelerde rekabetine önem verilerek dinamik karşılaştırmalı üstünlüklerine ve aktif destekleme ve özendirme politikalarına dayanmaktadır. İşte 1980 sonrasının sanayileşme politikası ihracata dönük sanayileşme politikasıdır. Bu sanayileşme politikasının uygulanmasına 24 Ocak 1980 İstikrar Kararı ile geçilmiştir. Bu nedenle, öncelikle 24 Ocak istikrar kararlarının temel nokralarına değinip daha sonra 5 Nisan 1994 kararlarına değinelim.

2.5.1.      24 OCAK 1980 İSTİKRAR PROGRAMI

            24 Ocak 1980 programı ekonominin yapısında önemli değişiklikler yapılmasını ve piyasada “fiyat mekanizması” nın yol gösterici olmasını temel ilke olarak benimsemiştir. 1980 öncesi alınan 1994, 1958, 1970, 1978’deki programlardan farkı kısa vadeli amaçları gerçekleştirmekten çok, kalıcı ve ekonomide yapısal değişimi sağlamaya yönelik bir ekonomik gelişme programı olmasıdır.

Uzun dönemde gerçekleştirilmesi istenen iki yapısal amaç vardır. Bunlar, kamu kesiminin daraltılması ve piyasalara müdahalenin kaldırılmasıdır. Bu doğrultuda 24 Ocak programı ile alınan ve daha sonra çeşitli tarihlerde yürürlüğe konulan önlemler de desteklenen kararların ana hatları şunlardır:

1- %40 oranında devalüasyon yapılarak TL’nin değeri 1 dolar=47.80 TL’den 71.40 TL’ye düşürülmüştür. 1.5.1981’den sonra ise günlük kur uygulamasına gidilmiştir.

2- Devletin ekonomideki yerini küçülten önlemler alınmış sigara tekeli kaldırılmış KİT’lerin özelleştirilmesi çalışmalarına başlanılmış madenlerin kamulaştırılmasına ilişkin kararlar yürürlükten kaldırılmıştır. Bu çerçevede, Fiyat Tespit ve Kontrol Komitesinin çalışmalarına son verilmiş KİT’lerin ürettikleri malların fiyatlarını kendilerinin belirlemeleri sağlanmıştır.

3- KİT’lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmıştır.

4- Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmıştır.

5- Dış ticaret serbestleştirilmiş yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş kar transferlerine kolaylık sağlanmış yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiştir.

6- Döviz alım ve satımı liberalleştirilmiş döviz piyasası üzerindeki kontroller kaldırılmıştır.

7-12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi ile sendikal faaliyetler yasaklandığı için çalışanların maaş ve ücretleri fiyat artışlarından daha az artmıştır. Bunda 24 Ocak ile maaş ve ücret artışlarına getirilen sınırlamanın da etkisi vardır. Bunun sonucunda çiftçi kesiminde olduğu gibi çalışan kesimin milli gelirdeki payı azalmıştır.

8- Faiz oranları serbestleştirilmiş ve reel faiz politikası izlenmiştir. 1.7.1980 tarihinde faiz oranları tamamen serbest bırakılmış, fakat daha sonra bundan vazgeçilerek Temmuz 1983’de sistem yeniden düzenlenerek bankalar denetim altına alınmıştır. Aralık 1983’den sonra mevduat faiz oranlarının denetimi ve uygulanacak taban faiz oranları konusunda TC Merkez Bankası yetkili kılınmıştır.

24 Ocak Kararlarının kısa dönemde alınan sonuçlarını ise şu şekilde özetlemek mümkündür.

Türkiye, ihracata dönük ekonomi modelini kurmuş, karşılaştırmalı üstünlüklerini gözden geçirmiş ve tekstil, inşaat, hafif sanayi gibi dallar ihracatın lokomotif sektörleri olmuşlardır. Altın döviz üzerindeki polisiye önlemler kaldırılmış para piyasalarının bütün araçları 24 Ocak sonrasında ekonomi içindeki yerini almış, borsa gelişmiş, enflasyon gerileme sürecine girmiştir. Bu olumlu gelişmelere karşılık büyüme yeterli seviyede olmamış işsizlik artmış devletin ekonomideki yeri küçültülememiş sosyal dengesizlik büyümüş gelir dağılımı bozulmuş dış borçlar bütçe dışı fon uygulaması yaygınlaşmış, vergi gelirleri milli gelir oranında artmamış bütçe açıkları önce düşmüş 1983’denn sonra hızla yükselmiş ve dolayısıyla kamu açıkları büyümeye başlamıştır. Olumsuz gelişmeler özellikle 1989’dan sonra çoğalmış ve 1993’ün sonunda 5 Nisan Kararlarının alınmasını zorunlu kılmıştır.

2.5.2.      5 NİSAN 1994 KAARLARI VE SONUÇLARI

            5 Nisan Ekonomik istikrar Kararlarına yol açan gelişmeler Kararların başlangıç kısmında şu şekilde açıklanmaktadır.

Türkiye ekonomisinde temel yapısal değişiklikler yaratan 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar önlemlerinden sonra, özellikle 1990 yılından itibaren kamu kesimi açıklarının hızla artması vergi gelirlerinin iç borç servisine bile yetmemesi devletin nakit açığını iç borçlanma ile finanse eder duruma düşmesi bu açığı kapatmak için dış borca ve merkez bankası kaynaklarına yönelmesi ile döviz rezervlerinin hızla erimesi yeni bir istikrar programının yürürlüğe konulmasını zorunlu kılmıştır. Bu ortamda 1993 yılında dış ticaret açığı 14 milyar dolara cari işlemler açığı ise 6,3 milyar dolara yükselmiştir. Kamunun sadece iç borç ve faiz ödemeleri 1993 sonlarında Cumhuriyet tarihinde ilk defa toplam vergi gelirlerinin üzerine çıkmıştır. 5 Nisan Kararları çerçevesinde 5 Nisan ve daha sonra uygulamaya konulan başlıca önlemler ana başlıklar altında şu şekilde sıralanabilir.

1-      TL %39 oranında dış değer kaybına uğramıştır.

2- TL’nı cazip hale getirebilmek için Hazine bonosu tahvil ve repo gelirlerinden %5 vergi kaldırılmıştır.

3- Bankaların topladıkları para üzerinden devlete vermek zorunda oldukları munzam karşılıklar sıfırlanmıştır.

4- VDMK ve döviz hesaplarına %22 disponibilite zorunluluğu getirilmiştir.

5- Bankaların faiz oranlarındaki değişikliği 2 gün önceden MB’na bildirme zorunluluğu kaldırılmıştır.

6- Bir defalık ek vergiler (ekonomik denge vergisi, net aktif vergisi ve ek taşıt vergisi) getirilerek 70 trilyon liralık gelir hedeflenmiş ve vergi iadesi sistemi yıllığa dönüştürülmüştür.

7- Döviz kurları serbest bırakılmış MB’nın kur belirleme sistemi değiştirilmiştir. Kurlar 10 bankanın verilerine göre belirlenmeye başlanmıştır.

8- TL cinsinden tasarruf mevduatı ve döviz tevdiat hesaplarının sigorta kapsamı 50 milyondan 150 milyona çıkarılmış daha sonra mevduata sınırsız güvence getirilmiştir.

9- 10 yıl aradan sonra ilk defa IMF ile stand-by anlaşması yapılmıştır. IMF direktörü Michael Candessus Mayıs ayında Türkiye’ye 713 milyon dolar kredi verebileceklerini açıklamıştır.

10- Hazine Haziran ayında %50 net faizli 10 trilyon liralık 3 ay vadeli bono satışa çıkarmış bonoların 2 saatte tükenmesi üzerine Hazine 4 defa bono satmıştır.

11- KİT ve TEKEL ürünleri çok büyük oranlarda pahalılaştırılmıştır. Bu çerçevede şekere %50-62 tekel ürünlerine %70-100 çaya %64,2-72,7 THY’na %47-53,3 ve akaryakıta ise %45,9-90 zam yapılmıştır. Bunlara ilaveten kamuya gelir sağlayacak birçok uygulamaya da zamlar yapılmıştır.

5 Nisan kararlarının etkin sonuçlar verememesinin altında yatan en önemli neden enflasyon oranında meydana gelen büyük sapmadır. Yaşanan yüksek enflasyon 5 Nisan kararlarını etkinsizleştirmiş ve yükü ekonomik olarak güçsüz olan nüfus kesimi çekmiştir.

Yaşanan bütün bu çalkantı dönemlere rağmen Dünya Bankası verileri Türkiye ekonomisinin büyüklük açısından dünyada ilk elli ülke arasında olduğunu göstermektedir. Bu da Türkiye’nin önemli bir ülke olduğunu ve uygun politikalarla dünya ülkeleri içerisindeki önemini göstermektedir.  Bu açıdan aşağıda Türkiye’nin olumlu ve olumsuz göstergeleri incelenecektir.

2.6.   GÜNÜMÜZDE GÖSTERGE VE POTANSİYELLERLE TÜRKİYE EKONOMİSİNİN OLUMLU OLUMSUZ YANLARI

            Değişen dünya düzeni içerisinde Türkiye gelecekte gelişmiş ya da merkez bir ülke olmak istiyorsa aşağıda sıralayacağımız olumsuz göstergelerinden bir an önce kurtulmaya çalışmalıdır. Buna karşın olumlu göstergelerini ise daha da geliştirip ilerletmelidir. Aslında 1990’ların sonlarına geldiğimiz bu yıllarda Türkiye’nin dünya sahnesindeki konumu “bıçak sırtında” ki denge olarak tanımlanabilir. Göstergeleri öyledir ki kolayca çevre ülke konumuna da yükselebilir. Şimdi öncelikler Türkiye ekonomisindeki temel olumsuz göstergelere bakalım.

Türkiye ekonomisinde yaşanan olumsuz göstergeleri şu şekilde sıralamak mümkündür:                                        1- Yaklaşık %80 civarında seyreden ve bir türlü aşağı düşürülemeyen yüksek enflasyon (1997 ortalaması tüketici fiyatlarıyla %99,1’dir).

2- Yıllık ortalama %1,9-2 gibi yüksek nüfus artış oranı

3- Resmi verilere göre %8 civarında seyreden işsizlik oranı (gayrı resmi tahminler %20 civarında bir işsizlik oranından bahsedilmektedir.)

4- 1996 yılı rakamlarıyla 24,5 milyar dolarlık ihracata karşılık, 45 milyar dolarlık ithalat rakamı

5- %40 civarında tahmin edilen büyük bir kayıt dışı ekonomi

6- Gelişmiş ülkelerin çok altında olan kişi başına GSMH (1997 yılı ortalaması 3048 dolardır).

7- Gelir dağılımındaki adaletsizlik (en zengin %20’lik nüfus dilimi gelirin yaklaşık %55’ini almaktadır.)

8- Uzun yıllardır ülkeyi meşgul eden terör sorunu

9- Yüksekokuldaki okullaşma oranının düşüklüğü

10- Genel olarak sağlık sigortasının olmayışı ve sağlık göstergelerinin olumsuzluğu

11- Süreklilik arzeden bir bütçe açığı

12- Siyasi istikrarsızlık

Bu olumsuz göstergelerine karşın Türkiye’nin itibarını artıracak ve potansiyel olarak kullanıma hazır olumlu göstergelerini de şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- Barış suyu projesi

2- GAP projesi

3- Bakü-Ceyhan Petrol boru hattı projesi

4- Son yıllardaki müteahhitlik hizmetlerinde gösterdiği başarılı performans.

5- Bölgesel birleşmelerdeki üstlendiği liderlik.

6- Coğrafik konumu

7- Turizm için çok geniş potansiyelleri ile verimli tarım topraklarına sahip olması

8- Türk Cumhuriyetleriyle olan tarihi bağlarından ötürü ortaya çıkan siyasal avantajlar.

9- Yaklaşık %30-35 gibi büyük çoğunluğu genç olan 65 milyonluk nüfus gücü çok disiplinli ve güçlü olan askeri kaynağı

10- Ulaşım alanındaki gelişmeler,

11-İletişim alanındaki kat ettiği mesafe

12- ABD’den Batı Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya kadar yaygınlaşan bankacılık sektöründeki ilerlemeler.

13- Ve hepsinden önemlisi Mustafa kemal Atatürk’ün hediye ettiği Demokratik ve Laik bir Hukuk Devleti’ne sahip olması Türkiye’nin önündeki tüm engelleri kaldıracak gücü kendisinde bulmasını sağlayacaktır.

Yukarıda genel olarak sıralamaya çalıştığımız bu maddeleri daha da açarak geniş bir şekilde incelemek mümkündür. Ancak öyle bir anlatım amacımızı aşacaktır. Bu nedenle kısaca saydığımız olumsuz göstergelerin düzeltilmemesinin Türkiye’yi bir çevre ülkesi konumuna olumluların etkin kullanılmasının ise Türkiye’yi merkez ülke konumuna getireceği söylenebilir.


[1] Türkiye’de Şeker Sanayi, Uşak’ta Nuri Şeker’in 19.4.1923 tarihinde Uşak Terakki Ziraat TAŞ’ni kurmasıyla gerçekleşmiş, fabrikayı şirket 17.12.1926’da faaliyete geçirmiştir. İkinci fabrika 26.11.1926 Alpullu’da, üçüncüsü 5.12.1933’de Eskişehir’de ve dördüncü fabrika ise 19.10.1934’de Turhal’da üretime başlamıştır. Böylece 1926’da 573 ton olan şeker üretimi 1935 yılında 53.827 tona yükselmiştir.

[2]  Aşar, Osmanlı Devleti’nde tarım gelirlerinden para olarak değil, ayni olarak tahsil edilen bir vergidir. Arapça, onda bir anlamına gelmekte ve bu oranda alınmaktaydı. Öşür olarak da adlandırılan bu vergi, tarımsal gelirlerin yarısına kadar çıkmış ve Omsalı maliyesinde önemli bir yere sahipti. 1925 yılında 552 Sayılı Yasa ile kaldırıldığında, o tarihteki toplam bütçe gelirinin dörtte biri kadar (27,5 milyon TL) devlete gelir sağlamaktaydı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s